“Biz kime yenildik?” Bu soru çıkış noktamız olmalı. Mesela kimilerince sorunun cevabı “batıya” olacaktır. Kimilerince de “kendimize” olacaktır. Ben ikinci cevaptan yanayım. Çünkü hakikatin zıddı yoktur. Ancak belirlenimleri hakikat yerine koyan insan vardır. Zira hilkâtte insan hakikate muhataptır ve ahirde bir duygu da olsa bu hakikatin esintisini ruhunda taşır. Mesele şudur ki, insan, nisyan ile malûldür. Onun için uyarıcılar gelmiştir. Buna rağmen insan ısrar etmiştir, unuttuğu hakikatin yerine koyduğu “şeye/belirlenime” inanmaya. Bu da onu harici belirlenimlere açık hale getirmiştir.
Bizim hikâyemiz de böyledir. Biz özümüzde varolanı unuttuk. Dolayısıyla içimizde bir kulak açıldı Sezai Karakoç’un dediği gibi. Sonrası malum: İçteki kulak, kakafoniyi hakikat zannetti. Ve son yüz elli iki yüz yıldır bu kakafoninin eşliğinde anlamsız hareketlerde bulunuyoruz.
Fakat bugün içinde bulunduğumuz zaman dilimini sallayıp duran bir hatırlatmaya muhatap oluyoruz. Gölgesine sığındığımız birçok nevzuhur/tarihimizden kopuk kavram bizi korumuyor artık. Öteleyip durduğumuz sorunlar aslında beynimizde istiflenmiş durumda. Nasıl içinde bulunduğumuz coğrafyanın etrafındaki olaylardan kaçamıyorsak, bu sorunlardan da kaçamıyoruz. Unutma lüksümüz de kalmadı…
Çünkü tarih kendini hatırlatıyor. Madem tarih kendini hatırlatıyor, onu oluşturan hakikati de hatırlamak zorunda kalıyoruz. İki yüz yıldır güneşin yerine koyduğumuz spotlar hükümsüz kalırken, gözlerimiz kamaşıyor ve biz korkuyoruz. Oysa tarihin hatırlattığı şey hakikatle muhataplığımız; dolayısıyla kendimiziz.
Ne hazindir ki, bazılarımız ısrarla inkâra devam ediyor. Çünkü ezberler bozulursa konforlar sarsılır. Mesela etnografya merkezli düşünenlerimiz, tarihin hatırlatmak zorunda olduğu bizle yani ‘Türk’le sorunlu. İşin garip tarafı bu sorunu oluşturan akıl, sömürgecilik ürünü. İşin daha da garibi, tevhid düşüncesiyle hareket ettiklerini söylüyor olmaları. Fakat bilmedikleri şey, etnografyadan hareket ettiğiniz zaman bir kimlik tesis edilemez, yaptığınız analizler de havada kalır. Hele hele kendinizi konumlandırdığınız yerde siz kozmopolit bir belirlenim altına girmiş olursunuz ve tevhid ilkesi ortadan kalkmış olur.
I
Tarih kendini hatırlatırken kimlik:
“Kimlik şeyi özne kılan esastır. Bu esas, şeyi asli vasıfları itibariyle belirler ve bu yolla, öbür şeylerden ayırt ederek birey oluşturur.” (1) Bu yüzden “bir şeyin kimliği, kimlik verdiği şeyin asli vasıflarının tamamını eksiksiz olarak kuşatır. Bazı asli vasıfları kuşatılamıyorsa, bu şeyin kimliği oluşmamıştır; bu durumda, kimlikten değil de sadece bir kısmi belirlenimden söz edilebilir. Kısmi belirlenim vasıtasıyla şey, özne kılınamaz ve bu yolla şey hakkında genel neticelere ulaşılamaz.”(2)
Tarih kendini şiddet sarmalıyla hatırlatırken kaleme alınan bu yazı, özellikle son zamanlarda yoğunlaşan kimlik meselesini objektiflik safsatasına kanmadan irdelemeye çalışacaktır. Çünkü; Grek-Latin-Kilise diyarının son beş yüz yıllık süreçte ürettiği kavramların, bizzat sömürge felsefesinin emrindeki akıl tarafından oluşturulan safsatalar olduğunu biliyoruz. Kaldı ki konumuz gayet açık bir şekilde “buradaysan kendi gözümüzle bak” demektedir. Eğer bu söze itibar etmezsek de “hakikat” topografyası üzerine gökdelen görüntülü bir gecekondu kondururuz ki, bu da bizi, o gökdelen inşasına malzeme taşıyan kölelerin hep bir ağızdan söylediği “modern-aydınlanmacı ilahilerin” ritmine sürükler.
Evet… Tarih kendini çok sert bir şekilde hatırlatıyor. Siz isterseniz bölgemizden başlayıp muhayyilenizin izin verdiği ölçüde genişleterek şöyle etrafınıza bir bakın ve huzursuzluğun hangi boyutlara ulaştığını görün. Hatta hafızanızın izin verdiği ölçüde de halden başlayıp tarihin derinliğine doğru inin ve huzursuzluğun temel sebebini analiz edin. Fakat modernizm “karnavalının” oluşturduğu gürültü nedeniyle linçe tabi tutulacağınızı da unutmayın. Buna rağmen en çok güneşin battığı bölgeye bakmakta ısrarcı olun. Kibrinden aşınmış surları göremeyen batıya yani.
II
Batının birey tasavvuru:
Batıdan gelen tanımlar yığınsaldır. Dolayısıyla fikirlerin tek dayanağı linçtir. Zira burada birey, eklasyanın oluşturduğu mevzuat yığını altında ezilmektedir. Bu yüzden yığınsal-birey, yani mevzuat yığının belirlediği çerçevede sözde “hür” olan bir “birey” yurdudur Batı. Eğer gerçek anlamda bir birey söz konusu olmuş olsaydı, bu diyar dönüşmek zorunda kalırdı. Vaziyet böyle iken, hukukun üstünlüğü, insan hak ve hürriyeti gibi kavramlar, söylemden öte bir anlam taşımamaktadır.
Eklasya üzerinde biraz duralım… Eklasya: cemaat. Batıda gelişen sosyal bilimlere göre “cemaatin yurdu doğu, bireyin yurdu batıdır.” -Bu ezber canımızı çok yaktı.- Hal bu ki bu tanım, “kendisini” bizzat “kendisi” ile değil de “öteki” üzerinden tanımlayan “bir diyarda” “birey” tesis etmek mümkün değilken, dışsal bir şekilde kuşattığı “ötekini” cemaatle tesis etmesi, aynadaki aksinden nefret eden ergenin hikâyesinin özeti gibidir. Eklasya, mevzuatlarla bireyi yok eder yığın içinde. Çünkü tarih boyunca batının topografyasını belirleyen bu kurumdur. Roma’nın yıkılması ile birlikte kendi iktidarını tesis ettiğinde, aynı zamanda Grek ve Roma’nın mülkünü de kendi uhdesine almıştır. Doğu’dan gelen “Barbar” Cermenler, kilise marifetiyle bu mülkün kölesi kılındığı andan itibaren de bugünkü Batı’nın oluşum süreci başlamıştır. Rönesans, Reform, Aydınlanma vs. süreçleriyle oluşan mevzuatın temelini birazcık kazdığınızda bu iktidarı bulursunuz.
Demokrasi, özgürlük, çok kimliklilik, çok kültürlülük, insan hakları vs. söylemleri mevzuat yığınının bir devamıdır mesela. Her birey tesisinde, o arkaik fikir kendini gösterir. Bu yüzden de batı düşüncesinde aşarak dönüşme mümkün değildir. Birey, mevzuat içinde boğulan yığının bir parçası, linçin taş taşıyıcısıdır. Hasılı Yalçın Koç’un ifadesiyle “yığınsal birey” esastır bu diyarda. Dolayısıyla burada bir kimlikten yani özneden bahsedemeyiz.
III
Yığınsal bireyin ahlakı:
Son yıllarda batılıların adeta can simidi gibi yapıştığı Spinoza “İyi bir davranış devlete zarar veriyorsa günahtır; günah ortak çıkara hizmet ediyorsa dindar bir davranıştır” diyerek Grek Latin Kilise diyarında yığınsallığın oluşturduğu despotizmi bir ahlak ilkesi olarak ortaya koyarken, aynı zamanda bu diyarın hürriyet anlayışının sınırlarını işaret ediyordu mesela. Aslında bu söz malum ilamıdır…
IV
Gönül ehli/ferdi vahid ve bugünkü sistem:
Mesela hakikat zaviyesinde nice azlar, nice çoklara galip gelir. Denge sistemi söylemleriyle oluşmuş akıl bunu kavrayamaz. Nasıl kavrasın ki? O son bilmem kaç yüz yıllık sömürgeciliğin sebep olduğu anaforu hakikat kabul edip, unutuş mağarasına kaçmıştır. Oysa unutanlar nereye kaçarlarsa kaçsınlar tecellilere muhatap olmak zorundadırlar. Çünkü “unutmayan; başıboş bırakmayacağını” söyleyen bir uyarıcı vardır. Hatırlamak gönül ehlinin harcıdır. Yoksa yeryüzüne “fesatı yaydıkları” halde “düzen kurduklarını” söyleyenlerin değil.
Zira;
“Şüphesiz onlar düzenlerini kurdular; oysa dağları yerinden oynatacak olsa bile, bu düzenleri hep Allah’ın elindeydi.” (3)
Gönül gözüyle bakmak gerek bu uyarıya. Batının sömürgecilikle oluşturduğu denge sisteminin (düzenin) emrindeki akılla değil. Zira akıl, gönül ehlinin dilince hüküm sürmeye başlarsa hakikatle muhatap olur; dahi asıl yurduna kavuşur.
Gönül kuşatıcıdır. Kuşatıcı olduğu gibi her bir şeyi dönüştürür. Mesela, yüzyıllarca Grek-Roma’nın kölecilik sisteminin hüküm sürdüğü Anadolu, bizzat Türkistan’dan gelen gönül ehlinin çaldığı mayayla dönüşüp, hürriyete kavuşmuştur.
Gönül, ferdi-bireyin yolbaşçısıdır; elest meclisinde verilen sözün hatırlatıcısıdır. Anadolu’da birey, elest meclisinde verdiği sözü bizzat gönlüne inen kelam sayesinde hatırlar da, “ferd-i vahide” dönüşerek başka gönüllerin “yolbaşçısı” olur. Çünkü yolbaşçı gönül ehlinin görevi ise Adl’in tecellisi olan adaleti yerine koymaktır.
V
Dönüşü olmayan yol:
Artık dönüş yok! Geçen yüzyılda batının belirlenimi altında tesis edilmeye çalışılan düzen sarsılmıştır. İster buna kaderin döngüsü diyelim, ister kaderin zorlaması. Fakat olan olmuştur; vakit gelmiştir. Türk, tarihin kendini hatırlatmasıyla birlikte asli hüviyetine tekrar kavuşmuştur.
Kırım Savaşı’ndan bu yana batı sisteminin oluşturduğu dengenin belirlenimi altında tanımlanan “Türk”, batının Roma’dan miras aldığı kölecilik sistemine eklemlenmek istendi. Ne çare ki bu rol üzerinde hep sakil durdu.
Çünkü Türk, gönlü mayalı olandır. O, gönlüne inen kelamı kemal derecesindeki sözün sahibine can kulağıyla dinleyendir. Bu yüzdendir ki, cümle varlığın birliğine inanmaktadır. Dolayısıyla, gönlünde taşıdığı kelamı cümle varlıkla paylaşmıştır; paylaşacaktır.
Bizi yolumuzdan alıkoymaya çalışan Grek Latin Kilise muhipleri ile Vahhabi artıkları aslında ortaktırlar. Her türlü desiseye başvurmaktadırlar bu iki düşman. Lakin “seferle/yürümekle yükümlü kılındık; Galib olan Allahtır” diyerek göç yola çoktan revan olmuştur ve bu saatten sonra dönüş de yoktur.
DİPNOTLAR
1- Prof. Dr. Yalçın Koç, Anadolu Mayası-Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme, shf. 17
2- a.g.e, shf 17
3- İbrahim Suresi-46
* Yılkı Dergisinde yayınlanmıştır
