Herkes tatilde iken eğitim hakkında yazmak, içimden gelen bir şey değil. Çünkü üzerine ne kadar konuşsak da tüm bu konuşmaların yerini sığ ve maslahat güden sözler alıyor. Gene de biz yazalım. Üzerimize düşen bugünlük bu ise bunu da yerine getirelim.
Öncelikle en büyük derdimizin öğretmen ve öğretmenin nitelikleri olduğunu doğrudan söyleyelim. Çok mu kitabın ortasından oldu? Olsun. Öyle ama. Öğretmen yetiştiren okullarımızın da çok büyük sorun olduğunu söylemeliyiz. Öğretmenlik mesleğinin manasından, ilham veren bir kişilik oluşundan, tarihsel derinliğinden, model insan olmaklığından, bugün bir teknik elemana dönüşmesi de bir başka büyük sorun.
Öğretmenliğin tercih edilme kriterlerini de konuşalım isterseniz. Bu yazıda bunların hangi birini konuşacağız Allah aşkına. Olsun biz birkaç kelam edelim, dimağımız müsaade ettiği sürece.
Kıymetli okurumuz,
İnsan eğitime muhtaç mıdır sorusu ile başlayalım söze. (Ohooo üstad, nereye gittin, dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin bir şekilde bağlarız mevzuyu.) Evet, eğitime muhtaçtır. Ama eğitilmeye mecbur mudur bunu tartışmak gerek. Bir öğretmen bu sorunun cevabını kendine vermiş olmalıdır bence. Eğitime muhtaç olmakla, eğitilmeye mecbur hatta maruz bırakılmak aynı şeye tekabül etmez. Bugün çocuklarımız eğitime maruz bırakılan birey adayları olarak karşımızdalar. Hoş, eğittiklerimiz ne kadar birey oldular o da ayrı bir tartışma konusu. Bu maruz bırakılma meselesi çok ayaklı bir mevzu. Okul, öğretmen, veli, ekonomi ve tabi ki siyaset… Tüm bu sacayakları çocuklarımızı bir toplu intihar vakasına sürükleyen etkenler desek yeridir. Aklıma John Taylor Gatto’nun “Eğitim Bir Kitle İmha Silahı” isimli kitabı geldi.
Tüm bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda eğitimi yalnızca müfredat, öğretmen maaşı, okullar ve okulların fiziksel niteliği, eğitim materyalleri gibi konular etrafında değerlendirmek beyhude bir çabadır biye düşünüyorum. Öncelikle ciddi bir çağ eleştirisi yapmadan ve çağın dayattığı değerleri konuşmadan, eleştirmeden nasıl bir eğitim planlıyoruz bunu anlamak mümkün değil. Tanzimat’la başlayan eğitim dünyamızın kabuğunu kırma çabası Fransız etkisiyle kendisini göstermiş, bu; Cumhuriyet’in ilk çeyreğinde devam etmiş olmakla beraber Demokrat Parti ile birlikte Amerikan etkisi net bir şekilde kendisini göstermeye başlamıştır.
İşte tam burada politika yapıcılarımız, eğitimcilerimiz böyle bir zemin üzerinden hareketle, felsefi, içtimaî, itikadî, tarihî vb tüm vecheleriyle eğitim üzerine yoğun kafa patlatmalılar. Yoksa hükümetlerin her milli eğitim bakanında farklı bir fanteziyi uygulamaya kalkmasının bizi sonuca götürecek zannına kimse kapılmasın. Bu son müfredat çalışmasında ortaya çıkan fikirler bağlamında bu söylediklerim yeniden gözden geçirilmelidir.
Yani, sorunun köklerine bir türlü inemiyoruz. Bizler özellikle 50 sonrasında ciddi bir zorunlu eğitim zulmüne maruz bırakıldık. 50 sonrası şekillenen dünya sistemine uygun, uyumlu, söz dinleyen ve iş bilen, bilgili insancıklar olarak bu sistem içerisinde yerimiz aldık.
Yazının başında en büyük sorun öğretmen demiştik. Şimdi bu sorunun bu anlattıklarım çerçevesinde düşünülmesi gerekmektedir desem ve mevzuyu nasıl bağladım desem… Eyvallah bir bravo yeter.
