Seyyahlar 1620 yılında Plymouth Kayası’na vardıklarında, Avrupalı zalimlerin elinden Tanrı tarafından kurtarılıp buraya gönderildiklerine gönülden inanıyordu. Protestan reformcuların son temsilcisi olan bu mülteciler, kendileriniyeni İsrailoğulları olarak görüyordu ve korku dolu Mısırlı efendilerinden kaçıp, çölde amaçsızca kırk yıl dolandıktan sonra Yehova tarafından Kenan Ülkesi’ndeki vaat edilmiş topraklara gönderilen eski Yahudilerin yolculuğuna benzetiyorlardı.
Gemiden inmeden hemen önce, ruhani liderleri John Winthrop, onların dünyaya örnek olmak ve ışık saçmak için Tanrı tarafından “seçilmiş” insanlar olduklarına dair bir vaaz verir: “Dikkate almaya mecburuz ki tepe üstündeki bir şehir misali, bütün insanlar gözlerini bizim üzerimize dikecektir…” Eğer Tanrı’ya yapılan bu hizmette başarısız olunursa, “Tanrı’nın sevgili kullarının yüzlerini yere batıracak, ayak basmak üzere olduğumuz bu güzel topraklardan bizler yitip gidene dek, onların hayır dualarının üzerimize yağan lanetlere dönüşmesine sebep olacağız” diyerek uyarıyordu Winthrop. Öte yandan, eğer kendi paylarına düşeni en iyi şekilde yaparak Tanrı’ya hizmet ederlerse, Tanrı onları kollayacak ve ödüllendirecekti.
(Jeremy Rifkin; Avrupa Rüyası, s.17-18)
***
“Biz Amerikalılar olağanüstü ve seçilmiş bir halkız. Çağımızın İsrailiyiz ve dünyanın özgürlüklerinin bulunduğu kutsal sandığı biz taşıyoruz. Yetmiş yıl önce esaretten kurtulduk ve bize doğuştan bahşedilen dünyanın bir kıtasının yanısıra, Tanrı bize gelecekteki mirasımız olarak, günün birinde kutsal sandığımızın gölgesine kanlı ellerini kaldırmadan gelip uzanacak siyasal putperestlerin uçsuz bucaksız topraklarını verdi. Tanrı bizim yazgımızı önceden belirledi ve insanoğlu bizim ırkımızdan büyük şeyler bekliyor; biz de bu büyük şeyleri ruhumuzda hissediyoruz.”
(Herman Melville; Beyaz Ceket: Ya da Savaş Gemisinde Dünya, s.36; 1850)
