Tarih kitaplarında kategorik olarak bir medeniyetin yükselişinden ve düşüşünden bahsedilir. Fakat Batı söz konusu olduğu zaman düşünürler bu kelimeyi kullanmamakta kararlıdırlar. Çünkü son beşyüz yıllık ezber bunu gerektirir. Batı’nın düşüşü kıyamettir. İkincisi de batı apokaliptik düşüncenin yurdu olduğu için tarih bir erek doğrultusunda ilerlemek mecburiyetindedir. Fakat bugünkü durum, büyük düşüşün yaşandığı bir sahneyi andırmaktadır. Kehanet değil bizim söylediklerimiz.
Bizim hazırcıları, ezbercileri bir kenara bırakıp bizzat birkaç Batılı yazarın dilinden bu düşüşü özetlemeye çalıştım.
Buyurun…
“Dünyaya sil baştan başlamak elimizde. Şimdikine benzer bir durum Nuh döneminden bu yana hiç olmadı. Yeni bir dünyanın doğum günü hazırdadır.” Ameriklı devrimci ve aktivist Thomas Paine’nin bu sözüne hayranlık duyuyorsanız Göbels’in aşağıdaki histerisine de hak vermek zorundasınız:
“Yükseliyorum, Gücüm var
Ölüleri uyandırmak için. Derin bir uykudan uyandılar,
İlkin yalnızca birkaç kişi, derken daha çokları. Saflar dolar, bir ordu oluşur.
Bir Volk, bir topluluk.”
Ya da; Büyük bir kasırga sonrası ölen ve yiten insanların oluşturduğu hengamede soğuk bir şekilde “fırsattan” bahseden neoliberal Friedman** da haklıdır. Amerika onun geliştirdiği şok terapisini, demokrasi adı altında bütün dünyaya taşıyor. Neden? Derinlerde yatan hastalığın semptomu olarak. Yani apokaliptizm. Sonuç ise bütün dünyayı saran despotizm.E.M.Cioran Tarih ve Ütopya kitabında bakın ne diyor?
“Yeni bir cennet ve yeni bir dünya: Çünkü, ilk cennet ve ilk dünya sona erdi” deniyor, Vahiy kitabında. ‘Cennet’ sözcüğünü çıkarın ve yalnızca ‘yeni bir dünya’yı bırakın. İşte, tüm ütopyacı dizgelerin sırrı ve reçetesi elinizdedir.”
***
Ütopya trajediye gebe. Çığlıklar yükseliyor apokaliptik dünyadan. Karartma altında bu hakikati görebilir miyiz bilmiyorum ama Herman Hesse’nin Dersteppenwolf kitabında söze aldığı çığlık duyulmayacak gibi değil ki:
“Biz, Avrupa düşüncesinin, müziğinin ve şiirinin yaratıcıları ve hayranları mıydık, yoksa, yarın unutulacak ve gülüp geçilecek sıkıcı, saçma ve kafası karışık nevrotiklerden oluşan küçük bir azınlık mı? Bizim ruh olarak, hayat kaynağı olarak adlandırdığımız, harika ve yüce olarak nitelediğimiz şeyler, yarattığımız hayaletlerden başka bir şey değil miydi yoksa? Çoktan kayıplara karışmış ama birkaç aptal tarafından dahiyane ve capcanlı yaşayan hayaller, rüyalar olarak görülen hayaletlerden mi ibaret her şey? Belki de, bu ruh, bu hayaller ve dahiyane şeyler, hiç de esaslı bir ruha sahip değil; has bir hayat ve dahiyane şeyler olmaktan bir hayli uzak şeylerdi; kimbilir? Evet, uğrunda bunca çaba sarfettiğimiz, mücadele ettiğimiz, hatta canımızı bile feda ettiğimiz şeyler, türlü hayaletler yaratmaktan başka bir anlam ifade etmiyor muydu yoksa?”
“Bu hastalık yeni değil, batı düşüncesinin köklerinde” diye karşılık veriyor George Frankl teologyadan mülhem kıyamet borusunu öttürerek. Sonra ekliyor:
“İnsanlık, yeryüzünü yeni bir Cennete dönüştürmek için gerekli olan becerilere sahip oldu; böylelikle Bilgi Ağacı’nı yedik. Dahası tarihte çıktığımız uzun yolculuktan sonra yeryüzü üzerinde nasıl hakimiyet kurabileceğimizi öğrendik fakat yeryüzü üzerinde hakimiyet kurmakla Hayat Ağacı’nı da yedik ve adeta kendimizi tanrılaştırdık.”
Burada büyük usta Dostoyevski devreye girdi. Batılı mı? Belki bizim gibi arada kalmıştır o da. Ama yine de bütün bu olup bitenin düşünce haritasını Gülünç Bir Adamın Düşü adlı eserinde şöyle çıkarıyor :
“… bir bireyin kendine bir başkasından daha çok değer vermekten vazgeçmeden ve kimseye köstek de olamayacağı biçimde herkesin yeniden bir araya getirmenin yollarını düşünen insanlar ortaya çıktılar. Bu görüş uğruna pek çok savaş yapıldı. Tüm savaşçılar bilimin, aklın ve nefsi koruma içgüdüsünün insanları eninde sonunda akılcı ve uyumlu bir toplumda birleşmek zorunda bırakacağına inanıyorlardı ve bundan dolayı “akıllılar” bu arada bu süreci hızlandırmak adına olanca ivedilikle “akılsızlar”ı ve onların düşüncesini anlamaktan aciz kimseleri bu düşüncenin üstün gelmesine engel olmasınlar diye yok etmeye uğraştılar.”
Sonra Ecinliler’de nihilizme ulaşmış bir karakter olarak şöyle haykırdı:
“Sınırsız özgürlükten çıktım, sınırsız despotluğa vardım.”
Bütün bunlardan sonra Hemingway devreye girdi. Muhteşem yılların onu getirip bıraktığı yer intihardı ve son satırlarını kaleme alırken titriyordu. Yine de direndi. Bu son işini de bitirmeliydi. Kulaklarında her saniye artan çığlıkları bastıran bir çığlıkla önündeki mürekkep lekeleriyle dolu kağıda şöyle yazdı:
“Kafamı yiyip bitiren, her şeyim olan belleğimi silen ve beni işimden alıkoyan bu duygu nereden kaynaklanıyor? Harika bir tedavi uygulanıyordu ama hastayı kaybettik.”
—————————————————————————————————————
** Göbels aşırılık, fakat Friedman büyük düşünür(!) Hal bu ki, Friedman’nın ve onun başını çektiği Chicago okulu, nerede darbe, nerede kıyım varsa oradaydı. Mesela Pinochet darbesinin destekçisiydi Friedman. Hayek de öyleydi değil miydi? Eğer Pinochet’e yol buluyorsanız, Stalin’e de yol bulabilirsiniz bu ütopyacı apokaliptik sistemde. Stalin’in insan yaratma deneylerinin yapıldığı ölüm koğuşları cabası.
