Brezilya’da düzenlenen BRICS zirvesi, küresel gündemin yoğunluğu nedeniyle pek konuşulmadı. Oysa zirvede verilen mesajlar, yalnızca bu beş ülkenin değil, küresel ekonomi ve siyaset sahnesinin gidişatı açısından da dikkat çekiciydi. Trump’ın uygulamaya koyduğu yüksek tarifeler ve finansal kısıtlamalar, sadece Çin’i ya da Rusya’yı değil, tüm BRICS hattını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle zirvede en net ve iddialı çıkışlar da yine Moskova ve Pekin’den geldi. Ancak geri kalan üyeler —Hindistan, Brezilya, Güney Afrika— hâlâ büyük ölçüde şikayet eden pozisyonda. Somut alternatifler ortaya koymakta yetersiz kalıyorlar.
Bu durum, BRICS’in çelişkili doğasını gözler önüne seriyor: Bir yandan mevcut Batı merkezli düzene eleştiri getiren, öte yandan bu düzene entegre olmayı sürdüren bir blok. Rusya ve Çin gibi sistemden dışlanan aktörler, alternatif üretme konusunda daha netken; diğer üyeler denge siyaseti peşinde. Bu da BRICS’in henüz gerçek anlamda bütünleşmiş bir güç merkezi olmasının önünde önemli bir engel oluşturuyor.
Oysa ekonomik veriler, ciddi bir kırılmayı işaret ediyor. BRICS ülkelerinin kendi iç ticaret hacmi 1 trilyon doları aşmış durumda. Bu sadece bir rakam değil; alternatif bir ekonomik ağ kurma kapasitesinin büyümekte olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, BRICS ülkelerinin toplam GSYİH’sı artık dünya ekonomisinin yaklaşık %35’ine denk geliyor. Buna karşın G7’nin payı %27-28 seviyesinde kaldı. Bu tablo, Batı merkezli düzenin üretim gücünü yitirmekte olduğunu ortaya koyuyor.
Ancak unutmamak gerekiyor: Üretim kapasitesi yüksek olsa da, finansal sistem hâlâ büyük ölçüde dolar üzerinden işliyor. BRICS’in gerçek bir alternatif olabilmesi için yalnızca üretim değil, finans, para politikası ve yatırım güvenliği gibi alanlarda da yeni modeller ortaya koyması gerekiyor. Şimdilik bu konuda ciddi bir adım yok. Dolayısıyla BRICS, sistem karşıtı bir örgütlenme değil, mevcut sisteme karşı bir pazarlık kartı olarak işlev görüyor.
Öte yandan, ABD ekonomisi dışarıdan bakıldığında hâlâ güçlü: teknoloji devleri, finansal derinlik, küresel pazar hâkimiyeti. Ancak içeride sessiz bir çöküş yaşanıyor. 2024 yılı itibariyle ABD’nin bütçe açığı 2 trilyon doları geçti. Bu açık, bir yıllık bir sapma değil; yapısal bir bozulmanın sonucu. Sürekli tahvil ihracıyla büyüyen borç stoğu, artık döndürülebilirlik sınırına dayandı. Faizler yükseldikçe borcun yükü artıyor; dolayısıyla ekonominin manevra kabiliyeti daralıyor.
Reagan döneminde başlatılan borçla büyüme stratejisi, bugün sürdürülebilirlik sınavında. Üstelik borcun önemli bir kısmı yabancıların elinde. Bu da ABD’yi kendi kurduğu finansal düzene bağımlı hale getiriyor. Dolar hâlâ rezerv para olma avantajıyla bu çarkı döndürüyor, ancak dünya çok merkezli bir yapıya evrilirken, bu sistemin güvenilirliği sorgulanıyor.
BRICS, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Bir alternatif olmaktan henüz uzak olsa da, Batı’nın mutlak hegemonyasını kıran bir kırılma alanı oluşturuyor. Belki henüz “yerine geçme” zamanı değil, ama “tek seçeneğin bu olduğu” fikri zayıflıyor. Bu da küresel ekonomik düzenin artık pazarlığa açık, yeni denklemlere müsait bir aşamaya girdiğini gösteriyor.
Kısacası; BRICS henüz oyunu değiştirecek güce sahip değil ama oyunu bozma potansiyeline sahip. ABD ise hâlâ güçlü ama artık kuralsızca hükmedemiyor. Dünya yeni bir eşiğe doğru ilerliyor. Sorulması gereken soru şu: Bu yeni denklem, istikrar ve adalet üretir mi, yoksa yalnızca kaotik bir çok-kutupluluğa mı sürükleniriz?
